Çocukken, hazırlık sınıfındayken yani, ilkokul yeni bitmiş ve ben o harika binası olan okulda İngilizce öğrenirken bize öğrettikleri bir şarkı vardı: "Have you ever been down to happy street/ The place where happy people meet/ the skies are blue the days are long/ you dance your way down to happy street" ( sanırım bir çocuk şarkısı bu, çünkü az önce google ettiysem de bulamadım)o
Neşeli müziğiyle teypten sınıfımıza öyle bir yayılır ve biz aylardır bambaşka bir kültürü öğrenme ve çoook uzak ülkelerin resimlerini görme enerjisiyle öyle hevesle dinlerdik ki, havada sapsarı neşe bulutları dolaşır, üzerimize çiçekli yapraklı yağardı. Tabii ki şarkıya eşlik de ederdik, nihayetinde maksat ingilizce öğrenmek. The skies are blue the days are long derken hayal ettiğim o asude ülkeyi, insanların sokaklarda dans eder gibi yürüdüğü o caddeyi ben şimdi nerelerde bulsam.
Günlerdir mırıldandığım bu şarkı belli ki bir özlemin ifadesi. Bu ülke, bu nerden tutsan elinde kalacak ülke, üstelik sadece politikacıları, zabitleri ve zalim kurallarıyla değil, insanlarıyla da, evet paramparça olan 20 yaşında gençlerine acımayan insanlarıyla da çok yordu bizi. Oysa hayat tek, alacağın nefes sayılı.
Dilimizden düşürmediğimiz mücadele kavramını tekrar ve sancıyla düşünür oldum. Mücadeleye devam mı etmeliyiz sahiden? Mücadele aynı mı olmalı ya da? Birilerine karşı değil, kendi hayatlarımızı en şahane biçimiyle inşa etmek, hayatta kalmak ve yaşanacakları ertelememek için mücadele etsek. Ne olur yapsak? Hep şikayet ettiğin hayatını değiştirebilmek, ona sahip çıkabilmek de değil midir devrim? Artık kayıp vermeyelim, artık güzel insanlardan eksilmeyelim, o güneşli gülüşler yeryüzünden silinmesin dilerim.
Ve biz tek olan, biricik olan ömrümüzü bu karanlık vahşi adamların, kanun uygulayıcıların üzerimize kabus gibi çökmesine müsaade etmeden geçirelim. En azından ben silkelenmeliyim. Ve nasıl başaracağımı bilmesem de kaçmanın bir yolunu bulmalıyım. Uzaklara. Bir süre. İnsanların ömürlerini şarkılar söyleyerek geçirdikleri bir yerler olmalı mutlaka. Düşünsene kocaman bir bahçe, bembeyaz örtüsüyle alabildiğine uzun bir masa, ve yemyeşil ağaçlar altında, gülen gözlerle, çalınan müziğe eşlik ederken enfes yemekleri yiyenler, adeta Münir Özkul ve Adile Naşit ile Neşeli Günler!
Have you ever been down to happy street?
Neşeli müziğiyle teypten sınıfımıza öyle bir yayılır ve biz aylardır bambaşka bir kültürü öğrenme ve çoook uzak ülkelerin resimlerini görme enerjisiyle öyle hevesle dinlerdik ki, havada sapsarı neşe bulutları dolaşır, üzerimize çiçekli yapraklı yağardı. Tabii ki şarkıya eşlik de ederdik, nihayetinde maksat ingilizce öğrenmek. The skies are blue the days are long derken hayal ettiğim o asude ülkeyi, insanların sokaklarda dans eder gibi yürüdüğü o caddeyi ben şimdi nerelerde bulsam.
Günlerdir mırıldandığım bu şarkı belli ki bir özlemin ifadesi. Bu ülke, bu nerden tutsan elinde kalacak ülke, üstelik sadece politikacıları, zabitleri ve zalim kurallarıyla değil, insanlarıyla da, evet paramparça olan 20 yaşında gençlerine acımayan insanlarıyla da çok yordu bizi. Oysa hayat tek, alacağın nefes sayılı.
Dilimizden düşürmediğimiz mücadele kavramını tekrar ve sancıyla düşünür oldum. Mücadeleye devam mı etmeliyiz sahiden? Mücadele aynı mı olmalı ya da? Birilerine karşı değil, kendi hayatlarımızı en şahane biçimiyle inşa etmek, hayatta kalmak ve yaşanacakları ertelememek için mücadele etsek. Ne olur yapsak? Hep şikayet ettiğin hayatını değiştirebilmek, ona sahip çıkabilmek de değil midir devrim? Artık kayıp vermeyelim, artık güzel insanlardan eksilmeyelim, o güneşli gülüşler yeryüzünden silinmesin dilerim.
Ve biz tek olan, biricik olan ömrümüzü bu karanlık vahşi adamların, kanun uygulayıcıların üzerimize kabus gibi çökmesine müsaade etmeden geçirelim. En azından ben silkelenmeliyim. Ve nasıl başaracağımı bilmesem de kaçmanın bir yolunu bulmalıyım. Uzaklara. Bir süre. İnsanların ömürlerini şarkılar söyleyerek geçirdikleri bir yerler olmalı mutlaka. Düşünsene kocaman bir bahçe, bembeyaz örtüsüyle alabildiğine uzun bir masa, ve yemyeşil ağaçlar altında, gülen gözlerle, çalınan müziğe eşlik ederken enfes yemekleri yiyenler, adeta Münir Özkul ve Adile Naşit ile Neşeli Günler!
Have you ever been down to happy street?