25 Aralık 2013 Çarşamba

Manastırlı Hilmi Bey'e Birinci Mektup - Edip Cansever

MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP

İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
İşte şu begonya, işte yalnızlık
İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
İşte yok oluşumdan doğan kent
Hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
Ben dediğim koskocaman bir oyuk
Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
İyi
Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
Salıyı gösteriyor.
Salondaki büyük saati sattım
Saatin ölçebileceği
Herhangi bir zaman parçası yok
Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
Ne gereği var ki saatin
Balkona çıkıyorum sürekli
Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
Bir semtin ilk rengini alıyorum
Örneğin Ümraniye'de bir çay bahçesindeyim
Bazan
Anılardan anılara bir yol
Ve
Anılardan anılara sallanan bahçe
Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
İyi.
Yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
Bu sabah bu sabah
Oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
Nasıl?
Güllerse güller içinde yani
Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok evin içinde
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok
Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
Ve göklerden tepelere inen bir sokak
Ya da bir akarsuyum ben
Denizse
Şuralarda..
Yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi.
Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
Günler —seni anımsadığım zaman—
Birden Kurtuluş'tan Taksim'e giden bir tramvay görüntüsü
Mavi bir elektirik çakımı tellerde
Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı'ndayız
Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
Besbelli Gümüşsuyu'ndayız, Rus lokantasındayız
—Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
Şarap içmişiz, üşüyoruz
Dışarda dünya silinmiş
İkimiz ikimiz ikimiz
Böyle birkaç defa ikimiz
Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
Nasılsa
Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
Üşümüyorum da
Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
Sesleri dökülüyor kucağıma
Dudaklarım kan mavisi bugün.
Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için
Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
Duvardaki vitray, begonya
Begonya, vitray
Kurtuluşla Asmalmıescit birbirine geçiyor
Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
Karanfil kokuyorsa biraz
Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
Saçlarını soğuk ve uzun.
Ne diyordum? yağmurlar, evet
Üşümüyorum ürperiyorum sadece
Biçimini zorlayan bir kedi gibi
Dur biraz
Kapı çalındı, hayır, telefon
Telefon kapı telefon
İkisi birden mi yoksa
Yoksa
Ne telefon ne kapı
Bir şimşek sesi hiç olmazsa
O da değil
Ses filan duymadım ki ben
Yuvarlandıkça büyüyen
Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
İki sesi taşıyan bir ses
Neden olmasın
Biraz önceki gibi
Üstümden biri kalkmıştı —yok canını—
Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
Yer değiştiren gezgin bir gölge
Bahçedeki ceviz ağacından
İçeri sürüklenen.


Edip Cansever

21 Aralık 2013 Cumartesi

Biliyor musun? - Turgut Uyar

















biliyor musun
aşk şiiri yazmaktan bıktım
bir gün şöyle bir baktım
yazdığım bütün şiirler öyle
bir sarsılma, nedir bu
bir otuz aşk şiiri daha
kendimi hiç suçlamadım

peki o zaman ben neden
dereceler sokayım koltuğumun altına
ateşim varsa zaten
ey gözleri maden
çünkü aşk bir suçlamadır
sonuna kadar yaşanmamışsa
bir bardak birada yeni bir deniz
ve yağmur
eski bir denizde yeni bir ada
yaşanmamışsa

sözgelimi Galata'dan Afrika'ya gidiyordum
korsanları kralları ve bazı ülkeleri
ve bütün madenleri
ve kendi sonumu
iyi görmüyordum sonunda
her türlü madeni
elimde bir sürü kağıtla
hazırladım kendimi

17 Aralık 2013 Salı

Didem Madak

Canım Didem Madak'ın Anafilya dergisinde Temmmuz 2012 'de yayımlanan röportajından. Sevdiğim çok şair var, hatta bazı şiirlerini daha çok sevdiklerim, ama okurken  böyle hissettiren kimse yok.

Hep yanlış ata oynayan, "kalbim takma değil" diyebilecek kadar çocuk akıllı olan insanlar bin yaşasınlar!


Didem Madak



"Bir keresinde bir birahanede genç bir kızla, bir delikanlının konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Kız 'Hayat yalan be oğlum' diyor ve içini çeke çeke ağlıyordu. Bir kere o kız kadar içten hayat yalan be oğlum diyebilseydim hemen yazmayı bırakırdım. Hayatın bir yalan olmadığına kendimi ve başkalarını ikna etmeye çalışıyorum. Kuran-ı Kerim´de hep 'akıl etmez misiniz?' diye sorulur. Bu soruya genelde maalesef hayır diye cevap vermek zorunda kaldım. Sezgilerimle yaşıyorum. Koklayarak, dokunarak... Kedilerin, nergislerin, insanların etrafındaki havayı kokluyor ve ne yapmam gerektiğine, nereye gideceğime böyle karar veriyorum. Hiç garantili bir yöntem değil, hep yanlış ata oynuyorum.

Bazen kendimi korumak için sevimli bir kirpi gibi davranıyorum, ama dikenlerim en çok bana batıyor. Takma bir bilinç ve takma bir akılla gündelik hayatımı sürdürüyorum. Bir dönem kalbim yokmuş gibi davrandım. Ama o hep vardı, kalbim takma değil. Yine Kuran´da 'En akıllı adamın bile iki kalbi yoktur' denir. Ben işte o tek kalbimle herkeste tek olan o kalbe seslenmeye çalışıyorum. Sanırım ağzına geleni aklınla söylersin, ama içinden geleni yalnız kalbinle söyleyebilirsin, arada böyle bir fark var." *

*
"Sence sanatta ve hayatta ağzına geleni söylemekle içtenlik arasında nasıl bir ayrım var?" sorusuna verdiği yanıt.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Nar - Birhan Keskin


çiçeklerin eksilen suyuna su,
yazın yanına hatırayı ekledik,
çekirge sesleri ve 
öğle güneşi altında narın
olgunlaşmasını bekledik.

bekledik, başka başka odalarda
çektiğimiz ağrı dinsin, 
bir çocukluk düşü gibi 
ince bir sızıya dönsün diye
yaza sedeften bir anlam ekledik

biliyorsun,
bir başdönmesi gibi sürüyor hayat,
yazların yanına yazlar ekleniyor,
zaman uzun bir sıcağa dönüyor burada,
ağırlığına duygunun, taşınamazlığına
ve yazlar hatıraya…

sığındığımız konuşmalar kesecek mi ağrıyı?
ağacın güzelliğindeki mânâ sönmeyecek,
köklerinde sürecek mi aşk?
ah benim hayal kardeşim,
bizim bu aşktan alacağımız var,
dinsin ayrı odalarda çektiğimiz ağrı,
yaz geçip gitsin ve olgunlaşsın nar.




13 Aralık 2013 Cuma

Can dayanmıyor dedikleri...


Çünkü devrimciler ölmez ama evlatlar ölür. Bunu en çok anneler bilir...

Gezi eylemlerinde öldürülen Mehmet Ayvalıtaş'ın annesi Fadime Ayvalıtaş birkaç ay önce bir  konuşma sırasında şöyle demiş:

“Gezi direnişinde çocuklarını kaybeden biz anneler bir araya geldiğimizde ağlamaktan başka bir şey yapamıyoruz. Herkes kendi evladını anlatıyor. Herkes kendi kuzusunun güzel bir anısını anlatıyor. Daha yaramız kabuk bağlamamıştır, ama diğer taraftan da sürekli tuz basıyorlar. Başbakan, ‘başın sağ olsun’ demek bir yana, arayıp sabır dileyebilirdi.‘anneler ağlamasın’ diyor. Ben de diyorum ki, ilk başta biz anneleri öldürün ki biz evlatlarımız ölürken ağlamayalım.”


Fadime Ayvalıtaş bügün kalp krizinden hayatını kaybetti. Kalp rahatsızlığı oğlunun öldürülmesiyle başlamış ve mahkemede oğlunun katiline ceza verilmeyince iyice kötüleşmiş, radyodan dinlediğime göre. Öldürülen diğer çocuklarımızın anneleri de "Ne mutlu ona erken gitti evladının yanına" demişler.

Böyle bir acı karşısında söz derdimi, öfkemi anlatmaya yetmiyor...

30 Eylül 2013'te Mehmet'in doğum günü için yapılan anmada Fadime Anne oğlunun fotoğrafıyla...


Bir taraftan da Berkin Elvan'ın -gezi eylemleri sırasında ekmek almaya giderken başından gaz kapsülüyle vurulan ve hala komada uyuyan o çocuğun- vurulduğu gün annesine "'Anne sen ekmek almaya gitme; biber gazı sıkarlar kaçamazsın. Ben kaçabilirim, ben gideyim bakkala..."  dediğini okudum internette. Berkin 181 gündür uyuyor. 181 gündür umudumuz, sabrımız, öfkemiz sınanıyor.

Ve tüm bunlar haber değeri bile taşımıyor, hayat hep tıkırında pek şahane devam ediyor, edebiliyor.


"Göğe baktım yerli yerinde
Haydutlar dalavereciler yerli yerinde
Vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle"

Turgut Uyar

Kürkçü dükkanı

Ofisteyim. Hastayım hala, ve ofiste ilk günüm bu hafta. Biriken işlerle boğuşuyorum. Aklıma çok eski bir şarkı geldi, açtım dinliyorum.

Çok sardı, çok :) Hem sözleri ne güzeldi...

"Ben beni bilirim gel gör anlatamam
Gir bak içerde hem bahar hem güz
Dünya malında komşu bağında 
Billa gözüm yok dururum dümdüz"

 Sezen ne güzel kadın ya! 





(Bu arada cep telefonundan açınca yüklediğim videoların izlenmediğini farkettim, umarım benim telefonun dandikliğidir.)

11 Aralık 2013 Çarşamba

Bugün kalbimi ...



"Bugün kalbimi eski bir plak gibi
Öyle çok tersine çevirdim ki"

[Didem Madak- İris'in Ölümü - Grapon Kağıtları- ikinci basım Sf. 51]


Bugünün şiiri buydu efenim. Gün boyu en çok aklımda geçen, zihnimde bir plak gibi takılıp dönen... Nedenini bilmem. Ya da düşünmek gelmez pek işime, hepsi mümkün. Ama bugün için bir şiir varsa işte bu.


Yazamadım kaç gündür, fena hastayım, yazamadığım gibi kitap da okuyamamaktayım, en beteri o. Ah bu hastalık! Dışarda kar kıyamet, ben tatil olacak mı diye bile beklemem gerekmeyecek bir lükse, sağlık raporuna sahibim, ama nicedir uğruna delirdiğim, bu boş, kıymetli vaktin içini dolduramıyorum. Sadece iğne olmak içi çıkıyorum evden, sabah ve akşam, ve geri kalan zamanı da son derece saçma sapan geçiriyorum. A total waste of time dedikleri...


Ne demeli? Buna ihtiyacım var belki? Belki... Ne çok belki var son zamanlarda hayatımda. Belki'ler üzerine inşa olmuş günlerim, acaba'larla sonlanıyor. Bu mu beni yoran? Belki de herkesi, hepimizi yıpratan.... Ne denir ki: belki...


Tekrar; pek sevdiğim, o kadar ki bazen yapma sıklığından utandığım bir şeydir. Biraz abartırsanız, ya da sizi yakından tanımayan insanlarla birlikteyseniz, tekrar kelimeleriniz tuhaf kaçabilir, hatta biraz salak bulunabilirsiniz. Hepsi imkan dahilinde, e garipseyeni de suçlamak pek zor. :)  Ama seviyorsanız bir şeyi, onda ısrar edersiniz, etmelisiniz.

Tekrarı severim ben, peş peşe gelen kelimeleri, bir daha söylenen cümleleri, vurguyu, hatta tutkuyu belki. Severim o terennüme benzer havasını, kulağımı okşamasını... Öyle.

Bugünkü hiçbir şey yapamama halini ve o kesif iç sıkıntısını tuttum bir yerde, unutmayacağım. Akşam üzeri bir kek yapmasaydım sanırım şu an çıldırmış olacaktım. Kek yapmak üzerine defalarca uzun yazılar yazabilirim ama şimdi söylemek istediğim: fırında pişen kekin anbean kabaran görüntüsünü izlemek adı henüz konmamış bir terapi olsa gerek. En tatlısından hem de.


Uyumalıyım. İşte yaptığım kekin fotoğrafı:




7 Aralık 2013 Cumartesi

yazmak istedim

çünkü yazmazsam olmaz. üstelik fena hastayım, öksürürken ciğerlerim elime gelecek sanıyorum. allah biliyor ya çoook nazlanıyorum. çekilir dert değilim. babam, yazık koşturup duruyor. ya da yazık değil, işi ne! :) isteklerini söyleyebilen çocuklardan olmadım, hani şu tek göz devirmesi, dudak bükmesiyle dünya ayağına getirilen, o prensesgillerden olmadım işte. hiç şımartılmadım ve şımarmadım. ama hakkımı şimdi kullanıyorum galiba. kendimi geriye doğru tamamlıyorum. ne güzel... bin şükür!

hastanelerde geçen çocukluğum  boyunca (hep, hep aynı dert: bademcik), üstüme abanan soğuk su kompresleri, zaten ateş gibi yanarken tir tir titreyen tenime değen o soğuk ıslak havlular, sanki köz bastırıyorlarmış gibi canımın yanması, taşrada olmamızdan mütevellit suda kaynatılıp kullanılan abartısı zelimden uzun demir iğneler, antibiyotikler, penisilinler, acilde yorgunluktan canı çıkmış suratsız doktorlar, babamın endişeli yüzü, kocaman eliyle elimi tutması, o tuhaf ilaç kokusu, 42'yi bile gören ateşimle doktorun bir seferinde çığlık atması ve her seferinde nerdeyse havale geçirmem, o haldeyken niyeyse gülümsemem ve tuhaf esprilerle babamı güldürmeye çalışmam, onun hiç gülmemesi, doktoru beklemesi, ama benimle az da olsa konuşmaya çalışması, teselli etmesi, aklının başka yerde olduğunu bilmem, sorumluluk duygusunun ona ağır geldiğini, ne yapacağını bilmeden çaresiz kaldığını hissetmem, annemin bazen bizimle gelmesi bazen evde beklemesi, yani hastalanmamın bir süre sonra vaka-ı adiyeden olması, hastanede hiç ağlamamam o koca iğneler vurulurken , o korkunç ışıklı florasanlar gözümü kamaştırıp başımı ağıtırken bile... 

sonra eve döndüğümüzde, eğer geceyse ertesi gün: babamın bana illa ve mutlaka haşlama yapması, ve yemem için zorlaması. tabağımı bitirmeliyim, yemezsem iyileşemem! hasta olunca hiiç iştahımın olmaması ama yakışıklı babamın diğer tüm yemekler gibi (belki onlardan biraz fazla) haşlamayı şahane pişirmesi, çok zor yesem de tadına bayılmam. ve sonraki saat günler, ilaç ve yemek senasları haricinde odamda, yatağımda tek başıma yatarak iyileşmeyi bekmelemem. tek başıma. çocuk. yatak. oda.

haşlama isteyeceğim yarın babamdan. pişirsin, işi ne! :) ciğerlerim elime gelecek sanıyorum şaka değil, öyle kuvvetli öksürüyorum ve öyle ağrıyor göğsüm... yarın daha çok nazlanıcam hem, bakalım ne kadar tutarsa :) annem yaptığı yağlı boya tabloyu düzeltmekle meşgul, arada mandalina yememi salık veriyor, ve kendime dikkat etmediğimden hasta olduğumu söyleyip duruyor. ama biliyorum ki üzülüyor aslında. üzülmesin iyileşicem, çok iyi olucam.

kitap okuyamadım pek bugün ama şiiri etmedim ihmal. didem madak en çok, yine bu akşam ve yine beni yakalayan, şiir yazabilen biri olsaydım şu an işte bunu yazardım dediğim satırlar... eklemem için nasıl fotoğraf eklenir onu keşfetmem gerekecek. bir sn... buldum heheh! :)

üzgünüm bir zamandır. onun tezahürü müdür seçtiğim şiirler, yoksa sürekli şiir okumak mı üzmekte beni bilmemekteyim. bilebildiğim: bir süre önce kalbimin yerini hatırladığım ve onun sürekli bana 'ben burdayım' dediği... kolay değil zor elbet, acı çekmek, üzülmek... ama kalbimi unutarak geçirdiğim zaman çok daha trajik bana sorulsa, bitkisel hayat adeta. yani, razıyım kendimden...(en azından şimdilik)
tek; öyle büyüdü, öyle ki bazen kirpiklerime tutunarak gözlerime tırmanıp bakıyor sokağa, endişem odur ki: kalbim komik kaçacak! didem madak demiş:


bu, blogdaki  ilk yazım olduğu için tekrar okumayacağım ve düzeltme yapmayacağım. varsın olduğu gibi kusurlarıyla kalsın. ha bir de hep hastalandığım, çocukluğumun geçtiği o şehirde çok yalnızdık biz, o da kayıtlarda eksik olmasın.